Bizans’tan Osmanlı’ya Yüzyılları Aşan Kentsel Büyü
Bu yazı, İstanbul’un tarihî yarımadasında bugün büyük bölümü yok olmuş, kimisi kırık, kimisi gömülü olan bu tılsımlı yapıları anlatıyor. Hepsinin arkasında birer söylence var. Bu söylenceler tarihsel belge değil; ama belirli bir coğrafyada, belirli bir insan topluluğunun yüzyıllar boyunca neye inandığını ve neden inandığını anlatıyor. Ve bu inanışların kimi zaman çok somut, kimi zaman şaşırtıcı derecede evrensel bir korkuyu ya da umudu yansıttığı görülüyor.

Posterin büyüğünü bu adresten indirebilirsiniz!
Arkadius Sütunu: Feryat Koparan Peri Yüzlü Heykel
Bugün Cerrahpaşa semtinin bulunduğu, Bizans döneminde Avratpazarı olarak bilinen bölgede, MS 5. yüzyılda Doğu Roma İmparatoru I. Arkadios’un onuruna bir zafer sütunu dikildi. Sütun, tarihçilerin aktarımlarına göre tam bin parça beyaz mermerden inşa edilmişti ve kente egemen olan görkemli bir yüksekliğe sahipti. İçinde bir merdivenin bulunduğu kaynaklarda yer alıyor; yani bu yapı yalnızca süslü bir direk değil, içine girilip çıkılabilen, mimari açıdan da olağanüstü bir anıttı. Sütunun tepesinde ise dönemin sanatçıları tarafından özenle yontulmuş bir heykel duruyordu: Peri yüzlü, olağanüstü güzellikte, insanı büyüleyen bir anlatım gücüne sahip.
Sütunun etrafında yüzyıllar içinde oluşan en güçlü söylence, heykelin sesine dairdi. Halk arasındaki inanca göre heykel, yılda yalnızca bir kez derin ve tüyler ürpertici bir feryat koparırdı. Bu sesin fiziksel etkisi anlıktı ve coğrafi sınır tanımıyordu: İstanbul’un tüm kuşları, nerede olurlarsa olsunlar, bu sesi işitir işitmez kanatlarını açar ve sütunun etrafında dönerek uçmaya başlardı. Daireler çizerek dönen bu kuş sürüleri, zaman içinde yorulur ve yüzlercesi, binlercesi yere düşerdi. Söylenceye göre bu düşüş bir kaza değil, tılsımın parçasıydı. Halk tarafından toplanan bu kuşlar yenirdi.
Bugün Cerrahpaşa’da sütunun ayak kaidesi dışında neredeyse hiçbir şey kalmamış. Büyük bölümü Osmanlı döneminde yıkıldı ya da dönüştürüldü. Ama söylence, taştan çok daha uzun yaşadı. Arkadius Sütunu’nun feryat eden heykeli, hem Bizanslı hem de erken Osmanlı kaynaklarında farklı vurgularla ama tutarlı bir çekirdekle tekrar tekrar karşımıza çıkıyor. Bu tutarlılık, söylencenin salt bir hayal ürünü olmadığına, aksine uzun yüzyıllar boyunca yaşayan ve aktarılan bir kentsel bellekten beslendiğine işaret ediyor.

Çemberlitaş: Hanedanı Kötülükten Koruyan Kızıl Sütun
Bizans döneminde Tavukpazarı adıyla bilinen, bugün Çemberlitaş Meydanı olarak tanınan bölgede dikilen bu sütun, İstanbul’un tarihsel anıtlar içinde en tanınmış olanlarından biri olmayı sürdürüyor. MS 330 yılında Roma İmparatoru Konstantin tarafından Konstantinopolis’in kuruluşunu kutlamak amacıyla dikilen sütun, kırmızı renkli porfir mermeriyle yapılmış ve bu renk ona asırlarca “Yanmış Sütun” adını kazandırdı. Sütun, tarihin farklı dönemlerinde çok sayıda deprem, yangın ve kasırga geçirdi. Zamanla halka halka demir çemberlerle güçlendirilerek korunmaya çalışıldı; bu demir halkalar ona günümüzdeki “Çemberlitaş” adını verdi.
Halk arasındaki inanışa göre bu kızıl sütun, üzerinde taşıdığı tılsım sayesinde Bizans hanedanını yalnızca siyasi değil, metafizik tehditlerden de koruyordu. Kötülükler, hastalıklar ve fesat — yani hem fiziksel hem de ahlaki çöküş — sütunun varlığı sayesinde saraya ulaşamazdı. Bu inanış, sütunun salt bir anıt olmadığını, aynı zamanda kentsel savunma sisteminin mistik bir bileşeni olarak görüldüğünü gösteriyor. Bizans’ta sütunların ve heykellerin bu tür koruyucu roller üstlendiğine dair sayısız kaynak var. Kent planlaması ile kozmolojik koruma iç içe geçmişti; mimari bir nesne hem gözle görülen bir yapı hem de görülemeyen güçlere karşı bir kalkan olabilirdi.
Sütunun tepesinde, kuruluş töreninde Konstantin’in tunçtan bir heykelinin durduğu ve bu heykelin içinde son derece kutsal sayılan nesnelerin gömülü olduğu antik kaynaklarda belirtiliyor. Athena’nın heykelinden bir parça, Truva’dan getirildiğine inanılan kutsal nesneler ve imparatorun adı geçen çeşitli kişisel eşyaları bunlar arasında sayılıyor. Bu gömülü nesnelerin, sütunun koruyucu gücünün asıl kaynağı olduğuna inanılıyordu. Yani söylence, boş bir taşa değil; içinde bir şeyler saklı olan, bu sırla güç kazanan bir yapıya atfediliyordu.
Kıztaşı: Yılanlardan ve Çıyanlardan Koruyan Sütun
Saraçhane semtinde, Büyük Bizans’ın en eski tarihi katmanlarından birine ait olduğu düşünülen bu tılsımlı sütun, son derece özgün bir hikayeye sahip. Söylenceye göre sütun, bir imparatorun ya da yüksek mevkili bir Bizans yöneticisinin kızının mezarı üzerine dikilmişti. Bu dikiliş salt anma amaçlı değildi; sütun, doğanın tehlikelerine karşı aktif bir koruma kalkanı olarak tasarlanmıştı. Kızı en çok korkutan şeyler yılanlar, çıyanlar ve karıncalardı. Sütunun tılsımı sayesinde bu hayvanlara semtin içinde yer açılmayacak, hiçbiri imparatorun kızına ya da çevresine zarar veremeyecekti.
Bu söylencenin ilginç boyutu, koruma hedefinin ölmüş bir kişi olmasıdır. Halk inancında, özellikle antik ve Bizans kültürünün iç içe geçtiği ortamlarda, ölünün ruhu ile yaşayanların dünyası arasındaki sınır geçirgendir. Mezar üzerine dikilen bir tılsımlı nesne, hem ölenin ruhunu korur hem de yaşayanların bulunduğu mekânı zararlı unsurlardan temizler. Bu mantık, Anadolu coğrafyasında çok daha eski kültürlerin mezar koruma pratiklerine dayanıyor ve Bizans’ta Hristiyan teolojisiyle kaynaşmış bir halk inancı olarak varlığını sürdürdü.
Saraçhane, bugün İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yakınında kalan, görece sakin bir tarihi semt. Ama toprağının altında Bizans’ın büyük döneminden kalma yapı kalıntıları bulunuyor ve bu sütunun tam yerine ilişkin arkeolojik tartışmalar sürüyor. Bugün fiziksel olarak var olmayan ya da tanımlanamayan bu sütun, söylencesiyle birlikte semtin kültürel belleğinde yaşamaya devam ediyor.
Altımermerli Sütun: Sivrisineklere ve Kurtlara Karşı Kentsel Tılsım
Bugünkü Kocamustafapaşa semtinin adının kökeninde yer alan “Altımermer” ifadesi, bölgedeki bu efsanevi sütuna atıfla açıklanıyor. Söylenceye göre, eski çağlarda derin bilgiye sahip altı bilgin bir araya geldi ve her biri kendi uzmanlık alanına özgü bir mermer işledi. Bu altı mermer parça bir araya getirilerek tek bir sütun inşa edildi ve üzerine son derece spesifik dört hayvan figürü işlendi: Sinek, leylek, horoz ve kurt.
Bu figürlerin her biri, somut ve pratik bir amaca hizmet edecek şekilde seçilmişti. Sinek figürü, şehri sivrisineklerden ve böcek istilasından koruyacaktı. Kurt figürü, şehre saldırabilecek yırtıcıları ve zararlı hayvanları uzak tutacaktı. Ama leylek ve horoz figürlerinin işlevi daha karmaşık ve daha mitolojik bir boyuttaydı. Halk arasındaki inanışa göre sütunun üzerindeki leylek heykeli, yılda yalnızca iki kez çığlık atardı. Birinci çığlıkta tüm İstanbul leylek dolardı; sanki şehrin her köşesinden, her çatısından, her ağacından bu uzun boyunlu kuşlar fışkırırdı. İkinci çığlıkta ise en az bunun kadar ani ve toplu bir yok oluş yaşanırdı; leyleklerin tamamı bir anda ortadan kaybolur, arkalarında sessizlik kalırdı.
Horoz figürü ise daha düzenli ama eşit ölçüde büyülü bir role sahipti. Her yirmidört saatte bir öten bu heykel, İstanbul’un tüm horozlarına liderlik ederdi. Şehirdeki hiçbir horoz bu “baş horozun” sesinden önce ötmezdi. Bu söylence, antik dönemde yaygın olan ve kentlerin birer kozmik düzenin minyatür yansıması olduğu inancını yansıtıyor. Bir şehrin düzeni, yalnızca insan toplumunun değil, hayvanlar ve doğal ritimler dahil tüm varlık katmanlarının koordinasyonuna bağlıydı. Altımermerli Sütun, bu koordinasyonun sağlanmasına hizmet eden bir düzenleme aracıydı.
Aşk, Kavga ve Barış: İstanbul’un İlişki Tılsımları
İstanbul’un tılsımlı taşları yalnızca kentsel tehditlere karşı değil, insan ilişkilerinin içindeki kırılgan dengelere de çözüm sunmaya çalışıyordu. Bu bağlamda kaynaklarda geçen iki heykel, bugünün gözüyle bile son derece çarpıcı bir psikolojik sezgi barındırıyor. Birincisi, genç bir erkek ile sevgilisinin birbirlerine sıkıca sarılmış olduğu, tunçtan yapılma bir çift heykeli. Söylenceye göre bu heykel, evlilik içindeki kavgaların çözümünde müdahil olurdu. Karı-kocadan biri tartışmanın ortasında bu heykeli kucaklamaya gittiğinde, öfke, sitem ve küskünlük yerini anında bir yumuşamaya, bir istek değişikliğine bırakırdı ve çift barışırdı.
İkinci heykel ise tam tersine çalışıyordu ve belki de bu yüzden daha az romantik ama daha dürüst bir hikaye anlatıyor. Bilgin Calinus’un beyaz mermer üzerine yaptırdığı bu heykel, bir yaşlı erkek ve kadını bir arada gösteriyordu. Kimisi kaçınılmaz bir ayrılığın eşiğinde olan, birlikte yaşayamaz hale gelmiş bir çiftten biri bu heykeli kucaklamaya gittiğinde, söylenceye göre içindeki bağ çözülürdü ve boşanma kararı netleşirdi. İki heykel yan yana düşünüldüğünde, Bizanslı kentsel planlamacıların hem birlikteliği korumaya hem de kaçınılmaz ayrılıkları kolaylaştırmaya dönük tılsımlara yer ayırdığı anlaşılıyor. Bu, insan ilişkilerinin karmaşıklığına son derece gerçekçi bir yaklaşım.
Her iki heykel de bugün fiziksel olarak mevcut değil. Ama bu heykellerin işaret ettiği sosyal işlev, yani kamusal alanda insanların duygusal krizlerini yönetebileceği simgesel mekânların varlığı, son derece modern bir şehircilik anlayışının çok eski bir pratiği olarak okunabilir.
Beyazıt Hamamı Altındaki Sütun: Veba Kalkanı
Bir kentin en büyük korkularından biri, tarih boyunca her zaman salgın hastalıklar olmuştur. Konstantinopolis, hem coğrafi konumu hem de ticaret yolları üzerindeki merkezi rolü nedeniyle her dönemde veba ve benzeri salgınlara açık bir şehirdi. MS 6. yüzyılda Justinianos döneminde yaşanan büyük veba salgını, Bizans İmparatorluğu’nun demografik ve ekonomik yapısını kökten sarstı; tarihçilerin tahminlerine göre kentteki nüfusun yaklaşık üçte biri bu salgında hayatını kaybetti. Bu tarihsel travmanın kentsel belleğe işlediği ve insanların koruyucu tılsımlara olan inancını pekiştirdiği söylenebilir.
Bu bağlamda, Sultan Beyazıt Hamamı’nın altında bulunduğu aktarılan dört köşeli sütun son derece anlamlı bir konuma sahip. Söylenceye göre bu sütun, şehri vebadan koruyan en temel tılsımlardan biriydi. Gizlenmiş ya da gömülmüş olması, onun gücünü azaltmıyor; aksine bu tür tılsımların çoğunlukla toprak altında, temel katmanlarda ya da yapıların alt bölümlerinde konuşlandırıldığı biliniyordu. Şehrin temeline gömülen koruyucu nesneler, Bizans pratiklerinde sıkça belgeleniyor. Deprem koruması, salgın engeli veya savaş deflektörü işlevi gören bu gömülü tılsımlar, adeta şehrin bağışıklık sistemi gibi çalışıyordu. Görünmezlikleri, onları hem güçlü hem de korunmaya muhtaç kılıyordu.
Tekfur Sarayı’nın İfrit Heykeli: Gençlik Ateşi
Bizans döneminin geç evrelerine tarihlendirilen Tekfur Sarayı, bugün Edirnekapı semtinde kısmen ayakta duran duvarlarıyla İstanbul’un en etkileyici Bizans kalıntılarından biri. Ama sarayın asıl gizemli miras parçası, içinde ya da yakınında bulunduğu aktarılan tunçtan ifrit heykelidir. Bu heykel, Bizans ikonografisinin standart dışı unsurlarından biri olarak dikkat çekiyor; zira Hristiyan sanat geleneğinde ifritlere bu şekilde törensel bir yer verilmesi olağan değil. Bu durum, söz konusu heykelin ya Hristiyanlık öncesi bir dönemden kalma olduğunu ya da halk inancının resmi teoloji dışında yürüttüğü paralel bir sembolik sistemin ürünü olduğunu düşündürüyor.
Söylenceye göre ifrit heykeli, yılda yalnızca bir kez etrafına ateş saçardı. Bu ateş yıkıcı değil, dönüştürücüydü. Heykelin etrafına saçılan alevlerden bir kıvılcım kapmayı başaran kişi, olağanüstü bir ödüle kavuşurdu: Çok sağlıklı yaşar, yaşlılığa direnir ve genç kalırdı. Bu söylence, evrensel insani arzulardan birine — ölümsüzlük ya da ölümsüzlüğe yakın bir uzun ve sağlıklı hayata — doğrudan hitap ediyor. Dünyanın dört bir yanındaki kültürlerde, yaşlılığı ve ölümü uzaklaştıran ateşe ya da ışığa dokunma ya da yakınında bulunma efsanesi kendini tekrarlıyor. İstanbul’un bu özgün versiyonu, bir ifrit aracılığıyla sunuluyor; bu tercih, Bizans kültürünün Doğu ve Batı mistisizmini ne kadar özgün biçimde harmanlayabildiğini gösteriyor.
Zeyrek’in Cadı Mağarası: Koncolozlar ve Kış Ortasının Karanlık Ritüeli
Zeyrek semtinde, Hazreti Yahya Kilisesi’ne bitişik bir mağara, İstanbul söylencelerinin en karanlık ve en animistik anlatısına ev sahipliği yapıyordu. Her kışın belirli zamanlarında, “koncoloz” adı verilen varlıklar bu mağaradan çıkardı. Koncoloz, Türk halk kültüründe uzun yıllar boyunca yaşayan, bilinen cadı ya da büyü varlıklarından farklı, çok daha özgün bir figürdür. İstanbul özelinde ise bu varlıkların kentsel mekânla doğrudan bir ilişki kurduğu aktarılıyor: Mağaradan çıkan koncolozlar arabalara biner ve şehri dolaşırlardı.
Bu söylencenin katmanları dikkat çekici. Birincisi, arabalara binme imgesi; bu, koncolozların insanların günlük ulaşım aracına el koyduğu, şehrin normal akışına karıştığı anlamına geliyor. İkincisi, bu gezinmenin kışa özgü olması; kış, pek çok kültürde ölü mevsim, yerin altının yeryüzüne yaklaştığı zaman dilimi olarak algılanır ve kötü ruhların etkinliğinin arttığına inanılır. Bu söylence, İstanbul’da katmanlaşmış olan Antik Yunan, Roma ve yerel Anadolu halk inançlarının bir bileşkesi olarak okunabilir.
Ayasofya’daki Dört Sütunlu Anıt: Meleklerin Taşları
Dünyanın en büyük ve en gizemli yapılarından biri olan Ayasofya, yalnızca mimari olağanüstülüğüyle değil, içinde barındırdığı sayısız tılsım ve sembolle de İstanbul’un mistik haritasının merkezinde yer alıyor. Bunların arasında dört sütunlu bir anıt özellikle dikkat çekiyordu. Bu anıt, sıradan bir mimari düzenleme değildi; her bir sütun üzerine dört büyük meleğin sureti işlenmişti: Azrail, Cebrail, İsrafil ve Mikail.
İslam ve Hristiyan geleneğinin ortaklaştığı bu dört isim, insanlığın ölüm, vahiy, kıyamet ve koruma karşısındaki en derin varoluşsal kaygılarını temsil eden figürlerdir. Her birinin bir sütuna nakşedilmesi ve her sütunun ayrı bir tılsım taşıdığına inanılması, Ayasofya’nın salt bir ibadet mekânı olmanın ötesinde nasıl algılandığını gösteriyor. Yapı, kimi zaman tüm bir şehri koruyan ve gözeten, insan inşasından çok kozmik bir kalkan olarak düşünülüyordu. Hristiyan, Müslüman ve senkretist halk inanışlarının bu mekânda buluşması, İstanbul’un dinî katmanlarını ne denli iç içe geçirdiğini ortaya koyuyor.
Atmeydanı’ndaki Milyobar: Deprem Engelleyen Dev Mıknatıs
Atmeydanı, yani bugünkü Sultanahmet Meydanı, Bizans’ın Hipodromu’nun üzerine inşa edilmiş ve bu nedenle pek çok antik anıtı barındırıyor. Bunların arasında “Milyobar” ya da Örme Sütun olarak bilinen yapı, 300 bin taştan inşa edildiği aktarılan ve İstanbul söylencelerinin en büyük iddiasını barındıran tılsımlı anıttı. Söylenceye göre bu sütunun tepesinde son derece güçlü bir mıknatıs bulunuyor ve bu mıknatısın etkisi sayesinde İstanbul depremlerden korunuyordu.
Bu inanış, hem fiziksel bir gerçeği hem de tarihin dramatik bir çelişkisini içeriyor. Mıknatısın sismik faaliyeti etkileyip etkileyemeyeceği bugünün bilgi düzeyinde değerlendirilebilir; etkileyemez. Ama o dönemde mıknatısın doğaüstü güçlere sahip olduğuna dair inanç son derece yaygındı. Antik dönemden itibaren mıknatıs taşı, hem tıp hem de büyü pratiklerinde önemli bir yer tutuyordu. Depremi mıknatısla ilişkilendirmek ise şehrin yeraltı güçlerini ve yüzeyin istikrarsızlığını gizlice kontrol altında tutan bir nesneye duyulan derin bir güven ihtiyacının yansımasıydı. İstanbul, antik dönemden bu yana zaman zaman yıkıcı depremler geçirdi. Her deprem sonrası yeniden inşa eden bir halkın bu felakete karşı büyüsel bir kalkan arayışına girmesi kaçınılmazdı.
Burma Sütun: Ejderha Başının Kopması ve Akrep İstilası
Sultanahmet’e dikilen ve üç başlı ejderha biçiminde tasarlanan bu sütun, İstanbul’un tılsımlı taşları arasında en dramatik “tılsım bozulma” hikayesine sahip. Sütun, aslında MÖ 479 yılındaki Plataiai Savaşı’nda Persler’e karşı kazanılan zaferin anısına Apollon’a adanan ve Delphi’deki kutsal alandan gelen Yılanlı Sütun’dur. Konstantin, şehrini kurarken bu sütunu Delphi’den İstanbul’a taşıttı. Orijinal formunda, birbirine dolanmış üç yılanın oluşturduğu bükülmüş bir gövde ve tepede bu üç yılanın açık ağızlarından meydana gelen bir kase bulunuyordu. Bugün Atmeydanı’nda tabanına kadar bütün olan ancak başları kırık olan bu sütun, yerinde durmaya devam ediyor.
Söylenceye göre, Osmanlı döneminde bir yeniçeri, ejderha başlarından birini kılıcıyla kopardı. Bu hamle salt fiziksel bir tahribat değil, bir tılsım katliamıydı. Başın koparılmasından kısa süre sonra İstanbul’da daha önce görülmemiş bir bela baş gösterdi: Akrepler. Yeniçerinin darbesiyle tılsımın kısmen bozulduğuna inanan halk, akreplerle dolu sokaklarda bu kopan kafanın bedelini ödemekteydi. Bu söylence, Bizans kökenli tılsım inancının Osmanlı döneminde nasıl dönüştürülerek devam ettiğini gösteriyor. Fatih Sultan Mehmed İstanbul’u fethettikten sonra şehrin antik tılsımlı anıtlarının büyük bölümüne dokunmadı. Bunun nedeni olarak tarihçiler hem pratik hem de sembolik kaygıları öne sürüyor: Şehri yıkmak değil, şehri devralmak asıl hedefti. Tılsımlı taşları yok etmek, kenti koruyan görünmez ağa zarar verebilirdi.
Kaybolmuş Tılsımların Geri Dönmeyen Sesi
İstanbul’un tılsımlı taşlarının büyük bölümü bugün fiziksel olarak mevcut değil. Yangınlar, depremler, bilinçli yıkımlar ve kentsel dönüşümün amansız ritmi bu anıtları birer birer sildi. Ama söylenceler silindi mi? Hayır. Çünkü söylenceler taş değil; insanların belleklerine kazınmış anlam katmanları. Ve bu anlamlar, taşın kendisinden çok daha uzun yaşıyor.
Bu tılsım geleneğinin bize bugün söylediği şey, bir uygarlığın şehrine nasıl baktığıyla ilgili. Bizanslılar için İstanbul, düz bir mekân değildi; her noktası belirli güçlere, tehditlere ve koruyuculara atanmış, canlı ve neredeyse organik bir varlıktı. Sivrisineği uzaklaştıran bir sütun, depremi durduran bir mıknatıs, vebayı kapıda tutan bir temel taşı; bunların her biri, bir insan topluluğunun şehriyle nasıl bir ilişki kurduğunu, onu nasıl sevdiğini ve ondan nasıl korktuğunu anlatıyor. Bugün biz aynı korkuları farklı araçlarla yönetiyoruz: İlaçlarla, inşaat yönetmelikleriyle, afet planlarıyla. Ama temel duygu aynı. Bir şeylerin bizi korumasını istiyoruz. Ve bu istek, hiçbir çağda bitmedi.
References
- Evliya Çelebi. (17. yüzyıl). Seyahatname, Cilt 1. İstanbul’un antik tılsımları, sütunları ve kentsel söylencelerine dair en kapsamlı Osmanlı dönemi birincil kaynağı; Çemberlitaş, Atmeydanı anıtları ve diğer yapılara ilişkin gözlemler.
- Niketas Khoniates. (MS 12.-13. yüzyıl). Historia. Bizans’ın antik heykelleri ve tılsımlı anıtlarına dair ayrıntılı Bizans dönemi birincil kaynağı; Latin işgali sırasında tahrip edilen eserlerin tanımlamaları.
- Mango, C. (1963). “Antique Statuary and the Byzantine Beholder.” Dumbarton Oaks Papers, Vol. 17. Bizanslıların antik heykellere ve anıtlara yükledikleri tılsım inancını inceleyen temel akademik çalışma.
- Freely, J. & Çakmak, A.S. (2004). Byzantine Monuments of Istanbul. Cambridge University Press. İstanbul’daki Bizans dönemine ait anıtların kapsamlı katalog ve tarih analizi.
- Ousterhout, R. (1999). Master Builders of Byzantium. Princeton University Press. Bizans mimari geleneğinin sembolik ve işlevsel boyutlarını ele alan akademik referans çalışması.
- Eyice, S. (1994). “İstanbul’un Kaybolmuş Eserleri.” Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, Cilt 4. Kültür Bakanlığı ve Tarih Vakfı. Tılsımlı sütunlar dahil yok olmuş Bizans ve Osmanlı anıtlarının Türkçe ansiklopedik kaydı.
- Magdalino, P. (2002). The Empire of Manuel I Komnenos. Cambridge University Press. Konstantinopolis’in kentsel organizasyonu, koruyucu tılsım gelenekleri ve halk inancının resmi teoloji ile ilişkisini inceleyen akademik çalışma.